Yukarı Çık

Dedesinin Mezar Taşı !

18 Mayıs 2018 Cuma 10:51:05
401 kez okundu.

Bana rahmetli babam anlatmıştı, ona da rahmetli dedem anlatmış.

“ Karanlık zulüm günleriydi “ dermiş. “ Bir günde cas cahil kalıverdik, yağmurda kalmış kedi enceği gibi. ”

Bir sabah uyandıklarında küffar şamarı gibi yüzlerinde şaklayıvermiş, bed şekilli kafir harfleri.

“ Aaah ne zulüm günleriydi, Allah bir daha yaşatmasın bize o günleri “ dermiş derin derin iç geçirip. İnsanlar geceleri üçer beşer bir araya gelip sırayla birbirlerinin evlerinde gizlice gaz lambasının loş ışığında kitap okur, sabah ezanına kadar sohbet edip ilim tahsil ederlermiş. Sonra da bir gören olup, devlete ihbar etmesin diye kitapları çuvallara sarıp ağaç kovuklarında saklarlarmış.

İnsanlar gelip kitap okumasın diye köylerdeki okuma odalarının, kasabalardaki kütüphanelerin kapılarında jandarma gece gündüz nöbet tutarmış.

Şehirlerdeki büyük kütüphanelerden toplanan milyonlarca kitap, yüzlerce vagona doldurulup Sakarya nehrine atılmış. O yüzden Sakarya nehri aylarca simsiyah mürekkep akmış dermiş dedem. Daha allame bir arkadaşı da dedeme, bu durumun yaklaşık 1500 sene evvel İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılmasından bu yana ilme vurulan en büyük darbe olduğunu söylermiş.

Hatta insanlar, dedelerinin mezar taşlarını okuyarak alim olmasınlar diye mezar ziyaretlerini bile yasaklamışlar.

İşte bu küffar aşıklıları yüzünden 2000 senesinde yüzde 87,32 olan okuma yazma oranı 1935 senesinde yüzde 19,25’e, ve nihayet 1928 yılında yapılan “ Harf İnkılâbı “ denilen melanet yüzünden de 1920 senesinde yüzde 2,5’e kadar düşmüş imiş.

Çoook zor günlermiş. Memleket dahilinde yaşanan bu zulme daha fazla dayanamayan pek çok mümtaz ilim taliplisi, kalplerindeki sönmeye yüz tutmuş ilim korunu yeniden üfleyerek canlandırmak için, gizlice kaçıp Kahire, Bağdat, Şam, Halep gibi ilim merkezlerine sığınmışlar.

Dedemin çok bilgili arkadaşı aynı şeyi daha sonra da Almanya’da Hitlerin, Yahudi ilim adamlarına yaşattığını, onların da başka memleketlere kaçmak zorunda kaldıklarını söylemiş.

Çook zor günlermiş velhasıl.

***

“ Top “

İki arkadaş, Beyazıt’ ta bir mahalle kahvesinde tavla oynarken bir yandan da havadan sudan lâflarlar. Bir ara “ Osmanlı devlet armasındaki top namlusu var ya… “ deyince diğeri, “ Ne topu, Osmanlı devlet armasında top falan yok “ diye itiraz eder.

Vardı, yoktu derken, iş inada biner ve iki arkadaş yüz lirasına bahse tutuşurlar. Sonra hışımla tavlayı kapatıp, Kapalıçarşı’ nın Beyazıt kapısından içeri dalarlar. Çarşının Nuruosmaniye kapısının üzerindeki Osmanlı armasında top olup olmadığını öğrenmek için o yöne doğru seyirtirler.

Nefes nefese, çarşının Nuruosmaniye caminin yanı başındaki kapısının önüne geldiklerinde beriki, kapının hemen üzerinde yer alan ve otuz ayrı simgenin bileşiminden oluşan kocaman Osmanlı devlet armasını ve armanın ortasındaki top namlusunu gösterip sorar; “ Bu ne, top değil mi ? “

Beriki cebinden yüz lirayı çıkartıp diğerine uzatır ve “ Al şunu” der, “ Orada top falan yok !” Sonra arkasını dönüp gider.

Yani topu adamın gözüne değil neresine sokarsan sok nafile.

***

Murphy birader der ki; “ Reçelli ekmek ne zaman yere düşse reçelli kısma hep yere gelir.”

***

Sandalye…

İsviçre’ nin Cenevre şehrinde Birleşmiş Milletler Ofisinin tam karşısında bir sandalye anıtı vardır.

Bildiğiniz ahşap sandalye, fakat öyle böyle değil devasa bir sandalye.

Bu sandalyenin özelliği sol ön ayağının kırık olması.

Yani diyor ki; hangi sandalyede oturursan otur, yüzükoyun yere yapışman an meselesidir.

***

Üstad Daoren der ki : “ Canilerden ve düzenbazlardan kurtulmak için onlara bir çıkış yolu bırakmak gereklidir. Onlara bir çıkış yolu vermezsen, kapana kıstırılmış farelere dönerler. Eğer tüm yollar kapalıysa, önlerine çıkan bütün değerli nesneleri çiğnerler.

***

Bulanmadan, donmadan ...!

Frenkçe tabiriyle nostalji diyorlar. Yani geçmişe özlem anlamında.

Daha çok, yaş kemâle erdikten sonra ortaya çıkan bir ruhsal durum. Bazı ruhbilimciler bu duygunun arkasında ölüm korkusunun olduğunu ileri sürüyorlar.

Daha çok siyah beyaz fotoğraf albümlerini karıştırırken ya da radyoda eski bir şarkı çalınırken ortaya çıkan bir duygudur. 40 – 50 yıl öncesine gidilir, anılar hüzünle tazelenir, derin ve içli bir nefes alınır, bazen gözler buğulanır. Eski aşklar, tozlanmış arkadaşlıklar sandıktan çıkartılır.

Aaaah neydi o günler ! Keşke o günlere dönmek mümkün olsa !

Oysa hafıza seçicidir. Yani bizim bellek arşivimizden yalnızca güzel olanları seçer ve onların üzerindeki tozları üfleyip servise sunar. Buna karşılık, anımsanması istenmeyen acıların, üzüntü, dert ve kederlerin üzerini itinayla örter gözden ırak köşelere saklar.

Meselâ, bu gün bakıp derin derin iç geçirdiğiniz lise yıllarınıza ait siyah beyaz fotoğraf karelerinde yer alan matematik öğretmeninizin size taktığını ve kasten düşük notlar verdiğini düşünerek köpürttüğünüz öfke nöbetlerini, ya da platonik de olsa ilgi duyduğunuz arkadaşınıza askıntı olan sınıf arkadaşınıza olan kafa göz kırmacasına nefret duygularını kimler hatırlıyor ?

Hafıza böyle seçici davranmasa, acısıyla tatlısıyla, tüm anıları bütün çıplaklığıyla önümüze serse; bu haliyle o günlere dönmek isteyen kaç kişi çıkar acaba ?

Aynı hastalıkları, sevdiklerinin ölüm acılarını, aynı kavgaları, aynı çekişmeleri, aynı endişeleri,aynı korkuları vb. tekrar yaşamayı kaç kişi ister ?

Hayatımızı onlarsız düşünemeyeceğimiz konfor aletlerimiz, yani akıllı telefonlarımız, tabletlerimiz, bilgisayarlarımız, otomobillerimiz vd. olmaksızın o günlerin basit araç gereçleriyle yaşamayı kaçımız göze alabilir ?

Kaçımız, bu gün televizyon karşısına oturup, TRT’ nin’ siyah beyaz ekranlarından ‘ Kaynanalar’ ı, ‘ Bonanza’ yı, ‘ Küçük Ev’ i, ‘ Kaçak’ ı, vb. ni izleriz ?

Bunlar bir yana, bu gün dünyayı paylaştığımız eşimizi, sevgilimizi, çocuklarımızı, kardeşlerimizi, yakınlarımızı, arkadaşlarımızı, dostlarımızı bırakıp 40 – 50 yıl öncesinin onlarsız dünyasına dönmeyi kaçımız düşünebiliriz ?

Ne güzel söylemiş Rûmi;

“ Her gün bir yerden geçmek ne iyi

Her gün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş !

Dünle beraber gitti cancağızım,

Ne kadar söz varsa düne ait.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.”

 

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.